07
Eyl
09

bütün insanlar salaktır(2006)

“Bütün insanlar salaktır. Şu dünyada sağlıklı karar verebilen olması gerektği yerde olması gerektiği gibi davranan insan yok. Bunu kimse yanlışlayamaz. Yeter! hepiniz eksiksiniz. Belki ben de ama kendimi değerlendirme yetkisini kendimde görmediğim için kendim hakkında konuşamıyorum. Hatta belki sırf bu yüzden dahi ben de kusurlu ve eksik gösterilebilirim pekala. Şimdi bunu yanlışlaşmak için aranızdan  çıkıp da “sen hiç görmediğin bir şeyin varlığından nasıl söz ediyorsun. Yani sana göre eğer gerçek anlamda hiç insan(!) yoksa öyleyse sen neyi referans alarak konuşuyorsun” diyenler pekâlâ çıkabilir. Yalnız bu antitezi öne sürenler, o denli cahil kimselerdir ki -hakaret değil doğrudan samimi ve üzerinde düşünülmüş bir görüş olarak bunu söylüyorum- insanoğlunun düşünebilme kabiliyetini göz ardı etmişlerdir. Kaldı ki bu düşünebilme yeteneği salaklık konusunda ileri gidenlerde dahi bulunabilmektedir. Hepiniz kusurlusunuz. Ahmaklar… Bu yüzden yıllardır kimseyi düzeltmeye çalışmıyorum, mutlu etmeye hatta ikna etmeye. Şu an dahi sizi ikna etmekten öte kendimi tatmin etme ve istisnaları bulma gayretinden başka bir amacım yok. İstisnalar demişken ona da değineyim. Bilirsiniz bilimde istisnalar vardır. Bence istisnalar fikri ortaya atanın fikrinin evrensellikten uzak olduğu ve sağlamlığının noksan olduğu derecede çoktur görüşte. Yalnız ben de diğer insanlarla birlikte kendimin de kusurlu olabileceğini düşünerek bu düşüncemde de eksik noktalar bulunabileceğini düşünüyorum. Bu açıdan şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar karşılaştığım binlerce insanlarda olmadığı şekilde, bir insan arıyorum benim gibi. Benim gibi derken bunun farkında olan, farkındalık açısından benim gibi, yoksa kendimle çelişiyor değilim. Kendimi değerlendirme yetkisine sahip görmüyorum kendimi.”

Dalmıştı… Hayat hakkında, geçmişi yakınları sevdikleri sevmedikleri hakkında ve hatta en önemlisi geleceği hakkında aklında soru işaretlerinden ünleme dönüşen binlerce artık zehirli sayılabilecek düşüncelerin arasında, bu adamın dediklerini dinlerken buldu kendini. Adamın anlattıklarının bittiği anda ayılarak ya adam sustuğu için ya da aniden esen şiddetli rüzgarın etkisiyle adamın düşüncelerinden kıyafetine yöneltti zihnini. Hahaha. Gülümsedi. Bu şekilde konuşan bir insandan da ancak bir dahi veya deli olması beklenirdi diye düşündü. Bu ikisine de en yakın mesafedeydi dilenci benzeri hale bürünmüş adam. Sonra kendine cevap verdi. Neden ayrım yapıyorsun ki pekâlâ herkes düşünebilir. Elbette manyakların veya işsizlerin düşünmeye biraz daha zamanı vardır hepsi bu. Belki fırsat meselesi…

Dilenci kılığındaki dâhinin ki öyle olması daha hoşuna gideceği için buna karar vermişti, bunları anlatırken hedef aldığı adamı da seçmeye başladı. Adam konuşurken dilencinin kıyafetinden öte kızgınlığının ve dahası ona her an bağırmaya hazır yardımsever(!) adamın suratındaki öfkenin farkına vardı. Hemen kurguladığı üzere herkesin kendini toplum psikolojisi uzmanı sandığı ve birkaç haftadır gazetelerde dilencilere yardım yapılmasının onları teşvik ettiği yolundaki popüler kanıya kapılıp sırf düşünerek mantıklığı bulduğu için değil, herkes öyle düşünüyor diye bunu kabul eden sıradanlığı övünç meselesi yapan bayağı bir adamın dilenciye nasihatlerinin sonucu idi bu. Çoğu kez anlamlandıramadığı ya da anlamlandırması imkânsız olan kimi konularda en olabiliri düşünür ve ona inanırdı. Bunun sakıncasını da hiç yaşamamıştı. Yine suratında bir gülümseyiş belirdi. Kendinde de gördüğü bir özelliği sorgulayama başladı yavaş ama sağlam adımlarla yürürken. İnsanlar yolda diğerini döven bir adama gücü de yetiyorsa kızabilir. Ya da karşıdan karşıya geçerken ışıklara aldırmayan yayaya… Bununla beraber ambülânsın ne olduğunu bilmeyen adamın ambülânsın kural çiğnemesini anlamlandıramadığı gibi bu adamlar da nedenini niçinini bilmediği bu olaylara vicdanları gereği veya egoları için el koymağa kalkarlar. “Buna izin veremem.”der gibi diğerini döven çocuğu döver, karşıya geçen yayayı polise şikâyet eder. Peki ya haklılarsa? Bunu düşünmez. Bu hareketi yaparken hangi amaçla yaptı. Neden bunu yapıyor. Kimi zaman düşünür de bulamaz. Dahası pek çoğu zaman da bulur ama anlamlandıramaz kavrayamaz. Yoksulluktan hırsızlık yapanın haklılığını, hayatında çaysız gün geçirmemiş bir yazar ya da bir mühendis pek tabi kavrayamaz.

Buna karar verdikten sonra bu olaya el koyan adamların haklılığını yaptığı davranışın uygunluğunu düşünmeye başladı tekrar. Bu adamlar bu davranışları sergilemeli miydi? Doğru olan hangisiydi. Doğruların çakıştığı noktalar olabilir miydi?

Tüm bu düşünceleri diğerleri ile birlikte kafasında kurduğu dahası savaştırdığı- bunu çok severdi -sıralarda henüz hedefini düşünmeksizin ayaklarını götürdüğü istikamete ilerlerken geçtiği noktaların farkında olmadığını anladı. İnsan düşünürken başka diyarlara mı gidiyordu ki acaba?

Etrafında biraz daha ilgiyle bakarak yürümeye devam etti. Kimileri onun geldiği yöne kimileri ise onla aynı tarafa yürüyorlardı. Bazı insanlar da yolun kenarlarında durmuş sevgilileri ile konuşuyor gülüşüyorlardı. Muhtemeldi ki 2–3 ay sonra birbirinden sıkıldığını söyleyecek ve bir daha birbirini görmemek üzere nefretleri hediye ederek birbirinden uzaklaşacaklardı. Buna karşın bunun farkında olarak veya olmadan o anda yine muhtemelen 2–3 haftalık arkadaşlıklarının katabileceğinden daha fazla yakın gözüküyorlardı. İnsanın unutabilmesi gibi bile bile güvenebilmesi hep hoşuna gitmişti zaten…İnsanı, insanı insan yapan dürtü ve duyguları takdire yöneldi…. Yürürken olabildiğince az insanların olduğu yerden yürümeye çalışmasına karşın kahramanımız bu ikililerden birinin konuşmasına kulak misafiri oldu. Aslında kulak misafiri oldu demek uygun oldu ama bu deyimin yaygın kullanışından dolayı açıklanması gerektiğini düşündük. Nitekim misafirlik de bir irade ile gerçekleştiğine göre kahramanımız da bu kulak misafirliği konusunda tamamen yanlışlıkla bir duyma hali içinde değildi. Hayatta her attığımız adımda Tanrının daha önceki yaptığımız iyi veya kötü haller neticesinde geleceğimizi şekillendirdiği yönündeki yaygın kanıdan uzak bir şekilde de olsa yaptığımız her davranışın anlık bilinçten bağımsız genel çerçevede irademizle gerçekleşiyor olduğuna inancımız da her iki anlamda da bu kulak misafirliği sırasında suçlu(!)nun kahramanımız olduğunu gösteriyordu. Akşam yatarken bile onu düşündüğünü onu çok sevdiğini onun yüzünden evden kaçtığını ve bunun gibi nicelerini taşıyan konuşmanın en özetleyici kısımlarını duydu. Kıza acıdı. Oğlana da biraz küçümser ama daha çok küstah, keskin bir bakış fırlattı. O anda çocuğun ona taktığı yoktu elbette. Aynı küstah hatta üstüne bir de dalga geçer bir ifade ile hani tanımadıklarımızdan olan çekinilenliği üzerinde bulundurması “sanane be adam” diyecek bir bakış ile cevap verdi oğlan.Sonraları belki de o anda bunu düşünen kendisinin onlardan daha acınası olduğunu düşüneceği zamanlar da olacaktı Lacivert’in. Yalnız yıllardır bu ve benzeri konularda üzerinde düşündüğü ve bir sonuca varamadığı bir nokta vardı. O da bu ve benzeri anlamsız gereksiz ve sonuçsuz davranışların uygulanmasının mantık çerçevesinde yeriydi BU davranışlar son derece sıradan bayağı kimi zaman iğrenç ve insanı her açıdan zarar götüren davranışlardı. Hatta pişmanlık bile doğuracağı şüphesizdi… Ama belki de böyle olması gerekiyordu. Belki bunu sorgulamak bile yaşamaktan daha iyi değildi. Doğrusu kafasının işlerden mi yoksa kendi ahmaklığından mı bu kadar karıştığını sordu ve yoluna dikkatini vererek yürümesini sürdürdü…

Henüz doktor değilken hatta doktorluğa karar vermemişken bir düşünceye kaptırmıştı kendini. O zamanlar kitap ve şiir okuyabilecek kadar boş zamanlara sahip bir halde yine bu boş zamanlarında bolca hayal kurardı. Hatta kimi zaman bu aslı ümit olan hayaller gerçek anlamda hayal olan rüyadan öteye gidemeyecek derecede uçuk, fantezikar oluyordu. Ya da öyle zannediyordu. Hâlbuki işte olmuştu. Gerçekleştirebilmişti. O zamanlarda belki de izlediği filmlerden veya rüyasından etkilenerek ya da sırf huzur arayışından dolayı büyük bir hayali vardı. Bu uçuk hayalin nasıl ortaya çıktığını epeyce sorgulamıştı. Kimi zaman sırf hayale sahip olmak için kurulmuş samimi olmayan bir beklenti olduğunu bile düşünmüştü. İlerde parası olacaktı. İmkânları elverecekti. İstediği dilediği gibi dizayn edilmiş bir ev ve aynı derecede ihtişamlı ama yine kendi içerisinde mütevazi sayılabilecek araba hayal etmişti.

Geçmişteki tatlı sarı sayfaları kurcalamaktan yorgun ama bu zihni yorgunluğunu unutturacak derecede de geçmişten gelen huzur sağanağı altında hayallerindeki gibi dizayn ettiği eve yarın yol alacak olduğunu fısıldayarak kendisine hatırlattı. Sanki “hadi artık mutlu olmanın vakti demişti. Bakalım neler hissedeceğim. Düşlerim ne kadar gerçekçi ve samimiymiş” dedi kendine. Yapmıştı. Yukarda bahsedilen şartlarda ve bahsedildiği şekilde kurguladığı evin plan ve projesini o zamanlardan tanıdığı ama artık mimar olan birkaç yakın dostunun da yardımı ile çizmişti. Artık o zamanlardan farklı olarak kendi parası imkânları ve özgürlüğüne sahip olduğundan, hatta göreceli olarak yani halkın birçoğuna kıyasla zengin bile sayılabilirdi. İşte bu özelliklerinin de ona verdiği imkânlar ölçüsünde bu evi yaptırtmıştı. Ama eve hiç gitmemişti. Çizimleri yapmış. Sürekli mimar arkadaşını sorgulayarak öğütleyerek hatta bazen ona çıkışarak onları kızdırarak ki kimi zaman küsecek ve yarı yolda bırakacak bile olmuştu, bu evi tamamlamışlardı. Ev mi dedik. Özür dileriz mütevazı şatoyu tamamlamışlardı. Hayal kurarken yaptığı gibi evi kurarken de fantezikar davranmıştı. Hediye vermeyi oldu olası sevmişti. Durup dururken, kendi bile anlam verememekle beraber insanları şaşırtmak mutlu etmek gibi duyguların sebep olduğu halde insanlara hediyeler almak ya da onlara beklemediği güzel cümleler kurmak ama tüm bunları samimi bir halde yapmak hoşlandığı bir haldi. Bu yaptıklarında tek koşul samimi olmaktı. Yani istemediği halde ne hediye alırdı ne de hoş cümleler konuşurdu. Kim bilir belki içindeki hediye sever çocuk kendisine de bir sürpriz yapmaya kalkışmıştı. Bu sürprizi de başkasının eliyle yaptırıyordu. Doğum gününün akşamında, hemen yarın doğum günü olacağı halde sabahki hediyeleri düşünen- ya da daha mahzunlaştıralım-, hediye gelip gelmeyeceğini düşünen doğum günü çocuğun heyecanına benzer bir heyecan hediye etmişti daha şimdiden kendine.

Krefat’la randevulaşmıştı. İki gün sonra günlerden perşembe günü öğleden sonra saat dörtte orada olması gerekiyordu. Bu düşsel ve uçuk hayalinin gerçekleşmesinin yaklaştığını hisseden tüm bilinçaltı ve duyguları, sanki o ana hazırlıyordu kendini. Zaman geçtikçe heyecanı artıyor duygu yoğunluğu rahatsız edici düzeye yükseliyordu. Biraz da stres yapıyordu çünkü tam zamanında orda olmalıydı. Daha doğrusu geç kalmaması gerekiyordu. Çünkü evin yapımı sürecinde pek çok kez aralarının açıldığı -ki hepsi kendisinin yüzünden olmuştu- halde bu en son olayda, kütüphanesinin dizayn edildiğinden biraz farklı yapılmış olduğunu duyunca karşılıklı üzülmüşlerdi. Çünkü ağır cümleler kurmuştu. İşte bu ve bunun gibi, hani ortada hiçbir şey yokken insanlar aralarında sorun stres yaratırlar sonra bu saçma ve mantıksız olaydan dolayı ağlarlar küfrederler hatta tuzak kurarlar ya işte onun gibi, anlamsız bir kargaşanın sonucuydu bu stresti… Belki bu yüzden belki de değişiklik olsun diye kaldı ki değişikliklere önem verir ve değişiklik yapmak konusunda takıntı denebilecek düzeyde kararları vardı, bir gün önceden gitmeye karar verdi Trabzon…

Gözü birden bir büfeye çevrildi ve hemen yanındaki dönerciye. Geçmişte ne kadar da çok burada arkadaşları ile yemek yemiş yahut kendi başına gelmiş ve geleceğini düşlemişti. Demek ki zaman böyle bir şey diye geçirdi zihninden. Bayağı halleri dahi kutsallaştırabilen değerlendirebilen, karşısındaki aciz ve zayıf insan hafızasına oyunlar oynayarak ya da bazen güçlü belleklere rağmen unutturarak eğleniyordu insanlarla. Elbette kimi zaman da insanlar, insan hafızası galip geliyordu. İşte o zaferlerden birinde, şimdi orda olup gelecekte burayı hatırlayacak olan insanlara rağmen hatta onları yok sayarak geçmişteki zamanları düşündü. Gözünde canlandırdı. O anları tekrar yaşadı. Ne de güzel günlerdi diye düşündü. Sonra biraz daha irdelemeye karar verdi bu geçmişteki huzuru. Acaba o zaman da bu kadar güzel olduğunun farkında mıydı. Yoksa bu güzel sayma ve huzuru geçmişte bulma hafızamızla el ele vermiş zamanın bir diğer oyunumuydu bize. Tabi çoğu kez kötü ve üzgünlük verici bir özelliği de vardı zamanın unutturmak!O konuya ilerde değineceğiz. Oyun derken her oyun oynayan karşısındakine kötülük yapacak diye bir şey yok. İnsanları mutlu da ettiğine göre, kandırmamaları kapsasa bile bu neyi değiştirirdi ki. Esas olan insan esas olan o an değil miydi? Buna uzun yıllar evvel karar kılmıştı. Aldatılmış olmak ve aldatmak ya da diğerleri. Bunun farkında olarak üzülmedikten sonra ya da diğer hallerde bunların kötü etkileri gözükmedikten sonra insan mutlu olduğu sürece diğerleri ne ifade ederdi ki. Bu açıdan bakarak geçirmişti hayatını bu konu üzerine uzun uzadıya geçirdiği o geceden sonra. O gece çok hastaydı ve ölümün ne kadar uzakta olduğunu düşündüğü önceki günlerden farklı olarak kapıyı dahi çalmadan gelen bir ölüm korkusu kaplamıştı vücudunu. Ardından ölüm korkusunu yenmede kendi kendine denediği birkaç yoldan biri başarılı olmuş ve ölümün geleceğini kabullenmekle beraber düşünmenin serin etkisini yaşmaya karar vermişti. En zor hallerde dahi ve kötü hastalıklarda bile düşler, hayaller hatta ümitler insanları bu hallerinden sıyırıp alabilir, belki kandırarak ama en önemlisi onlara huzur vererek onları bu hastalıklı psikolojik halden kurtarırdı. İşte o an farkında olarak kullandığı bu yöntemin altında yatan felsefeyi benimsemişti. Geçmişteki mutlu geçirdiği 10 yılı da ( lacivert 26) yaşındaydı. ) bu duyguya borçluydu ve aklına şükranlarını sunuyor ve kendini daha bir farklı görüyordu. Kimi zaman bu kendini beğenme duygusunu yadırgasa da çoğu kez bu konuda da kendini tatmin edici cevaplara bulmuştu. Esas itibari ile kendini beğenme hali, insanlar arasında hoş ve beklenilen bir özellik değildir. Tabi bu davranışın doğru veya yanlışlığı konusunda bir şey ifade etmiyor fakat yine de beli etik ve ahlaki tabulara maalesef diğerleri gibi lacivert de sahipti. Yalnız bu kendini beğenme hali ben merkezli bir yaşamdan daha farklı bir şey ifade ettiğini de belirtmeden edemeyeceğiz. Burada kastedilen kendini beğenmişlik düşünsel olarak fikirlerini ve savunuş şeklini ve geçmişini seven kendi ile barışık bir kimseydi. Diğer her insanda olduğu gibi de bizatihi kendinde var olan sebeplerden bile dilerse mutsuz olabilir. Mutsuz olmak amacı ile düşünse depresyona girememesi gibi bir durum olamazdı. Ama o kendi ile barışık olmayı seçmişti. Kendini sevmeyen insan var mıdır gibi soruları sorduğu zamanlar dahi yok değildi, kimi zaman kendinden şüphelense de. Yalnız bu şüphelenme seyrek gerçekleşiyor ve hayatında çok az bir dönemi teşkil ediyordu.

Çocukluğunun tüm anılarını ve huzurunu arkasında bırakıp yürümesine devam etti. Öbürsü günkü buluşma ile ilgili duyduğu tedirginliğe kendi de anlam veremiyordu. Sanki bir an önce gitmeliyim bir sorun çıkmadan demeye getiriyordu zihni onu… Diğer birkaç davranışı gibi bunu da gereksiz ve anlamsız bir takıntıya yordu. Aslında bunun psikolojik bir hastalığın ilk belirtileri olabileceğini düşünse bile deli olsam bunu düşünmezdim gibi saçma bir çıkarımla bu düşüncesinden vazgeçti.

Dönerciyi geçti geçeli sanki insanlar çoğalmıştı. Kimi zaman bazıları ona bakıyor gibi geliyor kimi zaman da genel güzellik mantığına göre oldukça güzel olan birkaç bayana gözü kayıyor sanki diğer insanlara baktığı gibi bakmanın bile onları rahatsız edeceği düşüncesiyle bu büyüleyici şaheserlerden gözlerini çeviriyordu. Esasen saf güzellik merkezli seyretmeyi; doğayı insanları karartıyı kediyi seyretmeyi severdi. Yalnız saf güzellikten kayan cinsellik içeren ve insanı bayağılaştırdığını düşündüğü bakışlarla seyretmekten haz almıyordu. Aslında sağlıklı bir erkekti ve her şey olması gerektiği gibi olmakla beraber insan yalnız hormon ve organlardan ibaret olmadığını kendine de ispatlamış oluyordu. Duyguları ve hormonları hatta arzuları mantığı çerçevesinde hareket ediyordu. Sokaktaki ya da arkadaşları arasındaki her kişiden hemen hepsinin hayatının büyük bir bölümünü teşkil eden ve farklı insanları aynı bayağılığa sokan bu cinsellik merkezli hayattan nefret etmeye başlamıştı. Kendisi yerlerinde olsa kendisinin de aynısını yapacağı üzere büyük ekonomik odaklar da bunu çok aşırı derece kullanıyor aslında bakarsanız işe de yarıyordu. Yalnız ekonomik boyutundan öte sosyokültürel olarak sıradan, bayağı hatta aşağı bir toplum düzenine sürüklenildiğini fark eden az sayıda olmayan insanlardandı lacivert de.  bunun farkındalığnı gösteren karamizah ise elbette keyifliydi…

Birden bir seslenme duydu. Arkadan mı yoksa ön taraftan mı geldiği bilinmeyen sese yönelmek zihinden çok içgüdüler kontrolündedir. Ama zaten içgüdüler çoğu kez zihinden öndedir. İçgüdülerinin güttüğü üzere bulunduğu caddedeki arka tarafında kalan ara sokaklar baktı. Gerçekten henüz geçtiği ara sokaktan bu tarafa elinde kitap olduğu belli halde ama ilk görüşte iş adamı sanabileceğiniz iki adam ona doğru koşuyor ve hızlı hızlı aldıkları soluklarından arta kalan vakitlerde onun adını söylüyorlardı. Uzun ve yorucu tıp eğitiminin onda bıraktığı nefret ettiği izlerden gözlüğünü cebinden çıkardı. Aslında yeterince yaklaşmışlardı ve belki de birkaç saniye sonra onları seçebilecekti ama onların hafızasının bir kusuru olarak ya da vefasızlık örneği ( öyle bir ihtimal de vardı eğere tanıdıksa) olarak onları tanımadığını zannetmemelilerdi. Bu gözlük takma merasimi ağır gerçekleşiyordu. Sanki “gözlük olmadan göremedim özür dilerim” der gibiydi davranışları ile. Esasen amacı da bu olduğuna göre iyi iş çıkarmıştı… Yaklaştıkça gülümseyişleri ve belli belirsiz bir mutlu olma halinde bulunuşlarını daha iyi fark eden lacivert yeterince yaklaştıklarında onları tanıdı. Uzun ve yorucu hatta bıkkınlık verici üniversite yıllarından da önce ta lise sıralarından kazandığı ama liseden sonra çabalamasına rağmen görüşemediği göremediği birici dostlarından ikisiydi karşıda. Duygularını ifade etmekteki ustalığını ve cümleleri kurmadaki etkileyiciliğini gösterme vakti gelmişti. Yazar bu aşamada laciverdin bu iyi cümlelerine yaklaşamayacağı için dolaylı bir anlatıma başvurmak zorunda hissetmiştir kendisini. Muzkat ve Ayper’di bunlar. Gözlerine inanamıyordu. Tokalaştılar. Şakalaştılar. Sohbet ettiler. Aynı yerde insan yığınları azalana değin sohbetleri sürdü. Nedense birden o eskiden yemek yediği hani anılarının canlandığı yere anılarını tekrar yaşamak için gitmek aklında geldi Laciverdin.3 sene yi birkaç saate sığdırmaları gerekiyordu değil mi… Ama neden 3 saat olsun ki madem 3 senedir görüşemiyorlardı geceyi beraber geçirmelilerdi. Bu fikri eskiden olduğu gibi uzun süren servis sırasında ama ilk kez mutlu olduğu bu geciken serviste aklına gelmiş ve dillendirmişti. Zaten Aykut ve murat da akıllarında olmakla beraber söyleme fırsatını bulamamış gibi ya da diğer cümlelerden sonra söyleyecektik der gibi hemen onayladılar. Bu sırada sürpriz şeklinde bu eski dostlardan birinin iletişim kabiliyetinin sonucu olarak Abdullah da gelmişti. Eskiden olduğu gibi şimdi de Abyurt’la öyle derin konularda öyle uzun uzadıya konuşacaklardı ki sanki ikisi de hiç değişmeden birden buraya zıplamış ya da kaldıkları yerden devam etmeye and içmiş halde ateşli ateşli konuşuyorlardı. Elbette Şimdi ayrılamazlardı.

Yolda yürür fikirler edinir

Eve gidiyor. eve zamanında gitmeli. yolda eski arkadşalrını görüyor. bir gün önceden gitme fikrinden vazgeçiyor. onlarla zaman geçiriyor. arıdndan bir sonraki gün yola çıkıyor. sorun çıkıyor. geç gidiyor. artk stress kynağı olark geç gidiyor. gittikten sonra geri dönüp tamamen yerleşmek için tekrar gidecek. bir dahaki seferde ahmet de orda bulunacak.hastalıklar aşkla iligli karrlar vs. yaşayacak. ve yine giderken ki bu sefer kendi arabasıyla gidiyor yolda yağmurda ıslanan bir kız göörüyor. onu arabaya alıyor. sonra onu kardeşi gibi gördğpğ halde evine götürüyor. evine bırakacakken ablasını görüyor aşık oluyor. ordan çıkıyor fakat trabzona gidemiyor. bir sonraki gün kızla görüşüyor. kız orda oturmak istemiyor. evlenmenin bayağılığını düşünüyor. ahmetle buluşacaktı. hayalleri ile insani duygulrı arasında kalıyor. hayallerini seçiyor…


2 Yanıt to “bütün insanlar salaktır(2006)”


  1. ...duyG adlı kullanıcının avatarı 1 ...duyG
    Eylül 8, 2009, 11:36 pm

    düşündüm de bütün insanlar salak olduğu gibi bütün salaklar da insandır.
    çünkü kaplumbağayı salaklık kıstaslarıyla yargılayamazsın.

  2. alisanburak adlı kullanıcının avatarı 2 alisanburak
    Eylül 8, 2009, 11:48 pm

    çok yerinde adama söleyelim bunu da:D


Yorum bırakın


Why are you reporting this comment?

Report type